Sesli Sohbet

Sesli Sohbet
Sesli Kürtçe

Rojken ::: DİFHA

iletişim.: Email-Skype.: amedsozdar@hotmail.com

Dicle Fırat Haber Ajansı :: Dr. Amed Sozdar

HPG BİM, Doğubayazıt’ta kontra grubu hareketliliği yaşandığını belirtti. 20 Kasım günü Ağrı’nın Doğubayazıt içlesine bağlı Sanayi Mahallesi’nde 15 kişilik bir kontra grubun maskeli ve silahlı bir şekilde bölge halkı arasında dolaşarak tehdit ettiğini ve zorla para aldığını kaydetti.
Yazılı bir açıklama yayınlayan HPG Basın İrtibat Merkezi (BİM ) 20 Kasım günü saat 20:00’da Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesine bağlı Sanayi Mahallesi’nde 15 kişilik bir kontra grubun maskeli ve silahlı bir şekilde bölge halkı arasında dolaşarak, “Ya çocuklarınızı Kobanê'ye savaşa göndereceksiniz ya da para vereceksiniz'' diyerek tehdit ettiğini belirtti.
HPG BİM, kontra grubun halkı yoğun baskı atında tutarak, zorla para aldığını da duyurdu.
Global piyasada ham petrol fiyatlarının hızlı düşüşü tedarikçi ülkeleri bir araya getiriyor. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEK) fiyatlarının sert düşüşünü ve alınması gereken tedbirler konusunda başta Venezuela ve İran’ın girişimlerinin 166. oturuma damga vurması bekleniyor.
27 Kasım tarihinde OPEK’in merkezinin bulunduğu Avusturya’nın başkenti Viyana’da yapılacak olan oturuma OPEK üyesi devletler dışında örgüt üyesi olmayan ancak yüksek petrol üretimi gerçekleştiren devlet temsilcilerinin de katılacağı belirtildi. Genel sekreter Abdalla Salem El-Badri’nin saat 10:00’da açılış konuşması ile başlaması beklenen toplantı dünya enerji piyasaları için hayati önem taşıyor. Dünya petrol rezervlerinin üçte ikisini elinde bulunduran örgüt petrol fiyatlarını 100 dolar civarına getirme girişine Rusya ve Azerbaycan üye olmayan ülkeleri eklemek istiyor.
Latin Amerika devletlerinden Venezuela’nın başını çektiği bu girişime İran’da destek veriyor. Ham petrol fiyatlarının düşüşünden rahatsız olan Rusya’nın çabaya olumlu baktığı dile getiriliyor. İran Petrol Bakanı’nın da OPEC üyelerine yönelik yayınladığı işbirliği çağrısı ile Rusya Enerji Bakanı ve ülkenin en büyük petrol şirketi olan Rus Petrol şirketinin genel müdürünün Viyana’da düzenlenecek OPEC’in 166. Toplantısı’na katılacakları açıklandı.
Petrol fiyatlarındaki sert düşüş uluslararası düzeyde petrol üretimi yapan güçleri konuya ilişkin tedbir almaya götürdü. OPEC üyesi ülkelerin dışında Rusya, Azerbaycan ve Meksika gibi OPEC dışı büyük petrol üreticilerinin de bu girişime ortak olacakları anlaşılıyor. İran Petrol Bakanı’nın girişimleri ile gelecek günlerde düzenlenecek olan 166. OPEC oturumuna Rusya’nın da katılması kesinleşti.
Son verilerde Rusya gündelik 10 milyon varil üretimle Suudi Arabistan’ı geride bırakarak dünyanın en büyük petrol üreticisi konumuna yükselmiş görünüyor.
YPG/YPJ savaşçılarının Kobanê’de DAİŞ çetelerine yönelik eylemleri sürerken, Serêkaniyê'nin güney ve güneybatısında operasyon da devam etmektedir. Serêkaniyê ve Kobanê’de yaşanan çatışmalarda 17 çete öldürüldü.
YPG Basın Merkezi Kobanê ve Serêkaniyê’de yaşanan çatışmaların sonuçlarını açıkladı.
DAİŞ çetelerinin Kobanê'yi işgal etmek amacıyla başlattıkları saldırıların 68. gününde de devam ettiğini belirten Basın Merkezi,  “Çete saldırılarının ilk gününden beri büyük bir özveri ve fedakarlıkla Kobanê'yi savunan YPG/YPJ güçlerimizin çete gruplarına yönelik saldırıları da aralıksız sürdürmektedir” dedi.
DOĞU CEPHESİ
YPG, yaşanan çatışmalara ilişkin şu bilgileri verdi: “Dün gece doğu cephesinde belediye caddesinde bazı noktaları işgal eden çete gruplarına yönelik bir saldırı düzenlemiştir. Saldırı sonucunda tespit edilebilen 5 çete üyesi öldürülmüştür.
GÜNEY CEPHESİ
Güçlerimiz güney cephesinde de dün gece bir eylem gerçekleştirmiş, eylem sonucunda tespit edilebilen 1 çete üyesi öldürülmüştür.
Kentin güneybatı ucunda bulunan çete hedeflerine yönelik de güçlerimiz dün gündüz ve gece iki ayrı saldırı düzenlemiştir. Medcene bölgesindeki saldırılarda tespit edilebilen 7 çete üyesi öldürülmüştür.”
Basın Merkezi, “DAIŞ çetelerinin Kobanê kent merkezi ve çevresine yönelik düzenlediği havan atışlarına karşı YPG/YPJ güçleri ile peşmergelerin havan saldırılarıyla karşılık verdiğini belirtti.
SERÊKANİYÊ’DE 4 ÇETE ÖLDÜ
Serêkaniyê'nin güney ve güneybatısında YPG/YPJ savaşçılarının başlattığı operasyonun sürdüğünü belirten YPG, “Operasyon kapsamında dün gece Menecir ve Alya köyleri arasında konumlanan çete gruplarına yönelik bir saldırı düzenlenmiştir. Saldırıda çetelere ait 1 araç imha edilmiş, 1 araç da darbelenmiştir. Tespit edilebilen en az 3 çete üyesi öldürülmüştür.
Bugün saat 11.30 sularında Cezaa'nın 4 km güneydoğusunda bulunan Qadisiyê Biçuk köyünde çete gruplarına yönelik bir eylem gerçekleştirilmiştir. Eylemde 1 araç darbelenmiş, tespit edilebilen 1 çete üyesi öldürülmüştür” dedi.

İHD İstanbul Şubesi, hasta tutsaklara özgülük istedi. İHD İstanbul Şubesi’nin her hafta hasta tutsakların durumuna dikkat çekmek için düzenlediği eylem devam ediyor.  "Tabutla değil umutla" başlığı ile tüm hasta tutsaklara özgürlük talep etti.
İHD İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu üyeleri, hasta tutsakların durumuna dikkat çekmek için gerçekleştirdikleri "F Oturma" eyleminin 140'ncısında Galatasaray Meydanı'nda bir araya geldi. "Hapishanelerde ölüm istemiyoruz" ve "Hasta mahpuslar serbest bırakılsın" yazılı pankartlar ile hasta tutsakların fotoğraflarının bulunduğu dövizlerin açıldığı eylemde, "Hasta tutsaklar serbest bırakılsın", "Tecrit işkencesine son", "İnsanlık onuru işkenceyi yenecek" sloganları atıldı.
"Tabutla değil umutla" başlığı ile tüm hasta tutsaklara özgürlüğün talep edildiği bu haftaki eylemde ilk söz alan İHD İstanbul Şube Başkanı Abdulbaki Boğa, "Hasta tutsaklar konusu insanlık sorunudur. Hiçbir şekilde siyasi malzeme yapılmaz" dedi. Boğa, tüm hasta tutsakların, herhangi bir yasal düzenleme gerektirmeden serbest bırakılması gerektiğini kaydetti. Ardından İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu adına Fuat Kalay bu haftaki açıklamayı yaptı.
Türkiye'de 19 Aralık 2000 sürecinden sonra kurulan F Tipi hapishanelerle birlikte, hak ihlallerinin arttığına dikkat çeken Kalay, "Ceza infaz yasası, tüzük, genelge ve yönetmeliğe bağlı olarak geliştirilen tecrit ve tredman uygulamaları  sürekli gündemde olmuş ve aradan geçen 14 yıla rağmen herhangi bir iyileşme sağlanamamıştır. Özenle ve tüm sonuçları hesaplanarak uygulanan F Tipi, yüzyıllardır bu topraklarda yaşanan, insanlığa karşı işlenen her türlü işkence ve zulmün sistemli hale getirilmiş şeklidir" diye konuştu. 14 yıldır cezaevlerinde uygulanan tecridin, ölüm kusmaya hastalık üretmeye ve ağır sonuçlar doğurmaya devam ettiğini söyleyen Kalay, "Hapishanelerde 228 ağır, 578 hasta mahpus bulunmaktadır. Hasta mahpuslarla ilgili sorunların başında, hayati tehlikesi olan hastalığa yakalanmış mahpusların hem tedavi edilmeyerek hem de serbest bırakılmayarak adeta ölüme terk edilmesi gelmektedir" dedi.
Sağlık kuruluşlarınca düzenlenen raporların Adli Tıp Kurumu'nca genellikle onaylanmadığına dikkat çeken Kalay, "Bu nedenle bu yasanın bu hükmünün değiştirilerek hapis cezasının hastalık nedeniyle ertelenmesinin Adli Tıp tekelinden çıkarılması gerekir" ifadelerini kullandı. "Tabutla değil umutla" diyen Kalay, "Hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetme riski altında bulunan tutsaklar, daha iyi tedavi koşulları için, yakın ölüm tehlikesi altında bulunanlar veda ve huzur hakkı kapsamında tahliye edilmelidir. Mahpusların tabutlarla değil umutla ve insanca yaşama dönmelerini istiyoruz" ifadelerini kullandı.
Eylem, "Hasta mahpuslara özgürlük" sloganıyla sona erdi.
Mardin’in Kızıltepe ilçesinde geçtiğimiz yıl yapılan kazılarda bir foseptik çukurda bulunan Abdurrahman Olcay’ın kemikleri yarın ailesine teslim edilecek.
Mardin'in Dargeçit ilçesinde 30 Ekim 1995’te gözaltına alınan 7 kişi götürüldükleri JİTEM'de sorgulandıktan sonra kaybedilmeleri üzerine, 18 yıl sonra başlatılan soruşturma kapsamında Kızıltepe'nin Aysun (Tılzerîn) köyünde geçen yıl yapılan kazılarda bir foseptik çukurunda kimliği tespit edilemeyen bir kişiye ait kemiklere rastlanmıştı.
DNA testi yapılarak kimliğinin belirlenmesi için İstanbul Adli Tıp Kurumu'na gönderilen cenazenin üzerinde yapılan inceleme sonucunda söz konusu kişinin 18 yaşındayken katledilen Abdurrahman Olcay'a ait olduğu saptanmıştı.

Kimlik tespitinin ardından çocuklarının kemiklerinin kendilerine teslim edilmesi Olcay ailesinin yaptığı başvuruya savcılık olumlu yanıt verdi.

Abdurrahman Olcay'ın Kızıltepe'de bulunan Mezopotamya Mezarlığı'na gömülen kemikleri yarın savcılık gözetiminde topraktan çıkarılarak ailesine teslim edilecek. Olcay'ın kemikleri buradan Batman'a götürülerek toprağa verilecek.
PKK Şehitler Komitesi tarafından farklı tarihlerde yaşamlarını yitirdikler açıklanan 22 PKK'liden 8 PKK'li için Amed Bismil'de taziye kuruldu. 
PKK Şehitler Komitesi tarafından, farklı tarihlerde yaşamlarını yitirdikleri açıklanan 22 PKK'liden Mehmet Acar (Şervan), Ayhan Çelik (Rızgar Sason), Mehmet Süer (Mervan), Fedai Biçim (Şervan), Nurcan Erdem (Eylem Amed), Alaadin Çiçek (Nurhak), İbrahim Yazbaş (Hawar) ve Mansur Çelik (Dılovan) adlı 8 PKK'li için Amed'in Bismil ilçesinde taziye kuruldu. Seyrantepe Mahallesi Taziye Evi'nde kurulan taziyeye yurttaşların yoğun ilgi göstermesinden kaynaklı, taziye evi dolup taştı.
Halkın yanı sıra ilçede bulunan bazı siyasi parti ve sivil toplum örgütü temsilcileri de taziyeyi ziyaret ederek ailelere başsağlığı diledi.
Taziye evine, yaşamını yitiren PKK'lilerin fotoğraflarının yanı sıra PKK lideri Abdullah Öcalan'ın resimleri ve PKK, KCK, YPG/YPJ'nin bayrakları asıldı.
Taziyede, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenlerin anısında gerçekleştirilen saygı duruşu ardından Bismil MEYA-DER Temsilciliği Eş Başkanı Süleyman Bakır bir konuşma yaptı. Ziyaretlerin sürdüğü taziyeler, 3 gün boyunca devam edecek. 
Deniz Gezmiş'in annesi Mukaddes Gezmiş, Karacaahmet Mezarlığı'nda son yolculuğuna uğurlandı.
Deniz Gezmiş'in annesi Mukaddes Gezmiş, Üsküdar'da düzenlenen cenaze töreninin ardından Karacaahmet Mezarlığı'nda son yolculuğuna uğurlandı.
Önceki gün evinde hayatını kaybeden 94 yaşındaki Mukaddes Gezmiş için Üsküdar Selimiye Camisi'nde tören düzenlendi. Yüzlerce kişinin katıldığı törene Gezmiş'in oğulları Bora ve Hamdi Gezmiş taziyeleri kabul etti. Törene Gezmiş Ailesinin yakınları, başta 68 kuşağından çok sayıda kişi ile CHP milletvekilleri de katıldı.
Taziye esnasında gazetecilere açıklama yapan Bora Gezmiş, cenazeye katılımın yoğun olması konusunda söyleyecek söz bulamadığını belirtti, teşekkür etti. Gezmiş, "Oğlu Deniz'ine kavuştu diye kendimizi teselli ediyoruz. Bu kalabalık ile annemi uğurlamak gerçekten bizi mutlu ediyor" dedi. Hamdi Gezmiş de "Şairin dediği gibi, her ölüm erken bir ölümdür, bu hele bir anneyse" diye konuştu.
Cenaze namazının ardından omuzlara alınan tabutun üzerine çok sayıda kişi karanfiller attı. Alkışlar eşliğinde araca taşınan Mukaddes Gezmiş'in cenazesi Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedildi.
DAİŞ çetelerinin saldırılarının ardından Viranşehir’e gelen Şengalliler için kurulan çadır kampındaki çocuklara oyuncaklar dağıtıldı.
Urfa Viranşehir Belediyesi’nin Şengalliler için kurduğu çadır kampında destekleyici eğitim çalışmaları devam ediyor. Belediye Etüt Merkezi çalışanları çocukların eğitimini sürdürmesi için seferber olurken, diğer yandan çocukların savaş psikolojisinden kurtulmaları için de çalışmalar yapıyorlar. 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü dolayısıyla da çocuklarla çeşitli oyunlar oynayan eğitmenler, çocuklara oyuncaklar dağıttı.
Avrupa merkezli üç Alevi kurumu, Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun 23 Kasım'da Dersim'e yapacağı ziyaret öncesi ortak bir açıklama yayınladı. Alevi organizasyonlar, bu ziyareti önemsediklerini ancak laf değil somut adım beklediklerini söyledi.
Dersim Yeniden İnşa Cemiyeti, Demokratik Aleviler Federasyonu ve Dersim Soykırım Karşıtı Derneği, Davutoğlu'nun ziyaretine ilişkin yaptıkları ortak açıklamada, "Sayın Davutoğlu, bir dizi temastan sonra Dersim soykırımı ve Alevi açılımıyla ilgili açıklamalar yapması bekleniyor" dedi.
Bu seyahatlerin Dersim'e ya soykırım, ya katliam, ya da inkar ve imha getirdiğini belirtti.  "Dersim soykırımın sorumlusu olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni görüyor;  Devlet partileri olarak CHP, AKP ve MHP’nin de sorumlu olduğunu söylüyoruz" diyen Alevi kurumlar, "Dersim soykırımı Kültürel soykırım, asimilasyon ve inkar olarak hale devan etmekte ve bugün bu AKP Hükümeti’nin eliyle yapılmaktadır" diye ekledi.
Alevi kurumlar, "Biz Dersim ve Alevi kurumları olarak Sayın Davutoğlu'nun Dersim 'Ziyaretini' önemsemekle birlikte,  laf değil somut adım görmek istiyoruz ve hükümeti Dersim soykırımıyla yüzleşmeye çağırıyoruz" ifadelerini kullandı.
Alevi kurumlar taleplerini şöyle sıraladı:
-Dersim 1937-49 yılları arasında yaşananlar soykırım olarak kabul edilmeli, parlamento özrü dilenmeli ve yüzleşme sağlanmalıdır.
-Dersim Soykırımda sorumluluğu olanlar yargılanmalı gıyabında da olsa hak ettikleri cezaya çarptırmalılar.
-Seyit Rıza ve arkadaşlarının, hapishanede hayatını kaybeden Dersim önderlerinin cenazeleri ailelerine iade edilmelidir ve Dersim 1938 şehitlikleri kurulmalıdır.
-Soykırımın bir daha yaşanmaması için yasal ve anayasal tedbirler alınmalıdır.
-Tunceli adı lağvedilip, Dersim isimi tarihsel sınırlarıyla birlikte iade edilmeli ve özerkliği kabul edilmelidir.
-Soykırımın arşivleri başta olmak üzere, Dersim’in kayıp çocukları bulunulmalı ve akıbetleri açıklanmalıdır.
-Dersim 1937-38 soykırımı ve akabinde ki yıllarda işlenen katliam ve katledilen insanların anısı için anıt mezarlar yapılmalı ve Dersim soykırımı ders kitaplarına konulmalıdır.
-Toplumsal dokuyu bozan, doğayı katleden ve ziyaretlerimizi, mezarlarımızı sular altında bırakan barajların yapımına son verilmelidir.
-Gerçek, kalıcı bir barış ve eşitlik için Dersim Soykırımı başta olmak üzere Alevi, Kürt, Yahudi, Ermeni, Rum ve öteki katliamlarıyla yüzleşmeli ve Kürt sorunun demokratik çözümü sağlanmalıdır.
-Alevilerin doğuştan sahip olduğu hakları kabul edilmeli ve anayasal olarak güvence altına alınmalıdır.
-Zorunlu din derslerine son verilmeli, Kızılbaş Kürt Alevilerin anadilde eğitim hakkı tanınmalıdır.
-Asimilasyona, Alevi yerleşim bölgelerine cami yapılmasına son verilmeli, Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilmelidir ve Cem evlerine yasal statü tanınmalıdır."
AKP Hükümeti tutuklamalara devam ediyor. Anlaşılıyor ki KCK operasyonlarını Fethullahçılarla birlikte en hararetli biçimde savunan Yalçın Akdoğan gibiler herhalde eski teorileriyle bu tutuklamaları yine teşvik ediyorlar. Kafalarında demokrasi olmayanların kullandıkları yöntemler hep böyle baskı ve tutuklamalar oluyor. Kürtler söz konusu olduğunda Türk devletinin aklına ilk gelen baskı, zulüm, işkence öldürme ve tutuklamadır. Şimdi 1990’lı yıllardaki gibi toplu öldürmeleri her gün yapamadıklarından, bunun yerine tutuklamaları ikame etmişler, bununla halkı sindirme amacı güdüyorlar. AKP Hükümeti'nin bu tutuklamaları bile Kürtleri bir irade olarak tanımadıklarının kanıtıdır.
Bu tutuklamalar, bir halkın özgür ve demokratik yaşam özlemine saldırıdır. Bilinçli Kürtler zindana atılarak siyasi soykırım yapılmaktadır. Bu nedenle KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı siyasi soykırım olarak tanımladığı bu tutuklamalara karşı misilleme hakkı olduğunu açıklamıştır. Türk devleti "Ben devletim, tutuklama hakkım var" derse, Kürt Özgürlük Hareketi de "Burası Kürdistan’dır, burada yabancı memurlar, işgalci asker ve polisler ve bunlara işbirlikçilik yapanlar suçludur" deyip tutuklamalar yapabilir. Çünkü Türk devletinin yaptığı tutuklamalar da ateşkes kurallarının çiğnenmesidir. Türk devleti zaten ateşkesin hiçbir kuralına uymuyor, çatışmasızlığa uyup, buna uygun politikalar yürütmüyor. Halka ise şiddetli saldırıyor, öldürüyor, tutukluyor. Eğer bir suçlu varsa, hesap vermesi gereken bir taraf varsa o da AKP Hükümeti'dir. Ne çatışmasızlığa uyuyor, ne de çatışmasızlığın gereği olan adımları atıyor. Bu nedenle Türkiye halklarının AKP Hükümetini cezalandırması gerekiyor.
Her gün onlarca Kürt’ü gözaltına alıyor, bunların bir kısmını tutukluyor. Evleri arama bahanesiyle nasıl tarumar ettikleri basına yansıyor. Bu uygulamalar Kürdistan'da normal hale gelmiş. Türkiye'nin batısında, kuzeyinde, güneyinde, ortasında bu tür uygulamalar yapsa halk isyan eder; bu uygulamaları  kabul etmez. Zaten Türk devleti de Karadeniz’de evleri böyle rastgele basıp dağıtmaz. Ama Kürt evlerine girdiklerinde bağ-bahçeye girmiş domuzlar gibi her tarafı dağıtmaktadırlar.
KCK operasyonlarında olduğu gibi şu anda yapılan tutuklamaların da bir gerekçesi yoktur. Sadece 6-8 Ekim halk protestoları ve ayağa kalkışı böyle cezalandırılmak istenmektedir. Gözaltına alınmaların, tutuklananların kim olduğu önemli değildir; bu tutuklamalardan maksat gözdağı vermektir. Hatta tutuklamalar rastgele olursa bunun daha fazla ürkütücü olduğu düşünülmektedir.
Türk devleti gerçekten de kendine göre çok akıllı; amiyane deyimle göz açık. Kürt Özgürlük Hareketi elindeki asker ve polisleri bırakacak ama bunun bir karşılığı olmayacak! Hatta tutuklamalara devam edecek. Bu durum karşısında Kürt Özgürlük Hareketi de açıklamada hatırlattığı gibi tutuklamalar yapabilir. Herhalde bu defa tutuklananlar karşılıksız bırakılamaz. Tayyip Erdoğan, Musul konsolosluğuyla yapılan takas sırasında, ''İsrail bir askeri için bin Filistinliyi bırakıyor'' demedi mi? Ya Tayyip Erdoğan için Türk polisi ve askerinin, memurunun değeri yoktur, ya da asker ve polis karşısında yüzlerce Kürt tutsağını bırakmak zorunda kalır. AKP Hükümeti'nin bu kadar Kürt’ü tutukladığı ortamda hiç kimse Kürt Özgürlük Hareketi'ne niye tutukluyorsun, diyemez. Diyenler, dünyaya Türk devletinin gözlüğünden bakanlar olur.
Kürdistan'da bir işgal ve kültürel soykırımcı sömürgecilik varsa sadece asker ve polis değil, her devlet memuru da işgalcinin, sömürgecinin işbirlikçisi olarak görülür. Dünyanın başka sömürgelerinde kimler işbirlikçi olarak görülüyorsa Kürdistan'da da öyle görülür. Bu nedenle kaymakam gibi memurlar da tutuklanır, AKP gibi partinin yöneticileri de. Çünkü AKP Hükümeti de birçok DBP ve HDP’liyi tutukluyor. HDP’liler tutuklanınca normal ama AKP’liler tutuklanınca kendisi dışındaki siyasetçileri tutuklama olarak ele alınacak! Böyle ters bir mantık ve kabul edilmeyecek meşruiyet olamaz.
En son Amed’de Gün Tv çalışanları bile göz altına alınmış. Bu gazete ve televizyonlar ne yapmış ki televizyon basılıp göz altına alınıyorlar? Bu da siyasetçileri sindirme gibi, gazetecileri sindirme oluyor. Böylece tüm Kürt basınına gözdağı veriliyor. Adana’da gazeteci vuruluyor ama faili bulunmuyor. AKP zamanında yüzlerce Kürt yurtseveri polis ya da kontralar tarafından vuruluyor; ama failleri ortada yok. Ama iki üç polis ya da asker öldürüldüğünde failler bulunmasa bile rastgele insanlar öldürülüyor ve ''Polislerin faillerini cezalandırdık'' diyorlar. Hatta kısa sürede failleri bulduklarını kamuoyuna yansıtıyorlar. Ama sıra Kürt yurtseverlerinin öldürülmesine gelince hiçbirinin katili bulunmuyor. Bu da kültürel soykırımcı devletin Kürtlere karşı uyguladığı bir politika oluyor.
Bir taraftan HDP’lilerle görüşülüyor, diğer taraftan her gün onlarca HDP yanlısı Kürt tutuklanıyor. Bu da aslında HDP heyetiyle dalga geçmektir. Kırktan fazla HDP’li öldürüldü ama tutuklananlar da yine HDP’lidir. Şimdi böyle bir hükümetle görüşme, müzakere ve Kürt sorununun çözümü olabilir mi? AKP Hükümeti hala hegemonik zihniyeti bırakmıyor, demokratik olmuyor. Demokratik olmayan bir hükümet ve zihniyetle de Kürt sorunu çözülmez.
Bazıları, ''AKP demokratik bir politika sahibi olmasa da müzakere ve çözüm olabilir'' diyorlar. Bunlar kendini kandıranlardır. Kürt sorununda demokratik olmadan, ciddi demokratikleşme adımları atılmadan sorun çözülmez. Demokratik bir zihniyete kavuşmadan da Kürt sorununun çözüleceğini sananlar ne Kürt sorununu, ne Türkiye'yi anlamaktadırlar.
Kürt Halk Önderi de ''AKP hegemonik zihniyeti bırakmadan Kürt sorunu çözülmez'' demiştir. Zaten Kürt sorununu çözmeye karar verirse, demokratik zihniyete gelmiş demektir. Demokratik zihniyete kavuşmamışlarsa Kürt sorununu da çözemezler. Bu, Kürt sorununun çözümünün kanunudur. 
Afrika’da ırkçılık sorunu çözüldüğünde anayasa ve yasalarını demokratikleştirmek zorunda kalmışlardır. Kürt sorununda bu daha fazla gereklidir. Kürt sorununu çözen bir Türkiye, tüm alanlardaki sorunlarını da demokratik temelde çözmüş olacaktır. Kürt sorunu çözüldüğünde Alevilerin de, başka etnik ve dinsel toplulukların da sorunları demokratik temelde çözülmüş olacaktır. Kürt sorununu çözecek ama Alevilerin sorunları çözümsüz bırakılacak, bu mümkün değildir. Eğer Alevilerin sorunlarının çözümü bulunmamışsa, o demokratik olmayan sahte bir çözümdür; bir özel savaş çözümüdür. Zaten AKP'nin şimdi çözümden kastettiği de budur.
AKP her gün tutuklama yapacak, ama diğer yandan çözüm için gelişmeden söz edecek! Bu çocuk aldatmak bile değildir; tamamen karşısındakini aptal yerine koymaktır.
Hiçbir güç Kürt Özgürlük Hareketi’ni aldatamaz; aldattığını sanamaz. Kürt Özgürlük Hareketi neyin ne anlama geldiğini bilecek kadar tecrübelidir. Türk devletine de, AKP Hükümeti'ne de hiçbir devletin ve siyasi gücün tanımadığı kadar fırsat tanımıştır. Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’ına ve tüm bakanlarına kadar zihniyetlerini, tıynetlerini ve reflekslerini çok iyi tanımaktadır. Savaşan ve mücadele edenler aynı zamanda birbirini en iyi tanıma fırsatı yakalarlar. Kürt Özgürlük Hareketi kırk yıllık kesintisiz ve yoğun mücadele ortamında Ortadoğu gerçeğini de, Türkiye’yi de, Türk hükümetlerini de; özel savaşın ve psikolojik savaşın hedeflerini de çok iyi öğrenmiş ve anlamıştır. Bu açıdan hiçbir demagoji Kürt Özgürlük Hareketi'ni yerinde ve zamanında alacağı tutumdan alıkoyamaz. Hiç kimse Kürt Özgürlük Hareketi'nin kendini zalimin ve zulmün insafına bırakmasını bekleyemez.
Kaynak: YENİ ÖZGÜR POLİTİKA GAZETESİ

HZ.PEYGAMBER (SAV) VE İNSAN ONURU

       “Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdana sahiptirler. Birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.” [1] Kişisel hakları bakımından da, insan olma onuru bakımından da, insan değeri bakımından da bütün insanlar (yasalar önünde) eşittir.
İnsan onuru; izzeti nefis, haysiyet, öz saygı, şeref, erdem, vakar gurur, saygınlık, kendine saygı duyma, başkalarını da kendine saygılı kılma gibi manalarda kullanılmaktadır.
İnsanın değeri deyince de, insanın diğer canlılar arasındaki özel yerini ve kıymetini anlıyoruz.
“İnsanlara insanlar olarak muamele et ki, hakiki anlamda insanlar bulasın.”
Eğer insan yaşamalıysa şerefi ve haysiyeti ile yaşamalıdır.
T.C. 1982 Anayasası 12. Maddesi şöyledir. “Herkes kişiliğine karşı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödevi ve sorumluluklarını ihtiva eder.”
Devam etmekte olan “Yeni Anayasa Çalışmaları”nda, yapılacak yeni Anayasa’nın 2. Maddesinin şu şekilde olacağı ve taslağının böyle yazıldığı basınımızda yer aldı. Temennimiz bu şekliyle kabul edilerek yürürlüğe girmesidir.
 “İnsan onur ve haysiyeti, insan haklarının ve anayasal düzenin temelidir. Devlet, insan onur ve haysiyeti ile insanın maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkına saygı duyar, bu değerleri korur ve bunların önündeki tüm engelleri kaldırır.”
Yüce Allah (cc), ilk insan Hz. Adem (as)’ı Peygamberlikle taçlandırmış, onun şahsında insan neslini dünya ve ahiret saadetine nail edecek ilahi hakikatleri tebliğ buyurmuştur.
Bir Akademisyen yazarımız şöyle diyor; “Yere düşen ekmeğin üstüne basan insan görmedim. Amma yere düşen insanı tekmeleyen, çiğneyen çok kişi gördüm.
 Toplumumuzda, yerdeki ekmeğe saygılı olma konusunda mutabakat var, kimse ekmeğe basamaz, ayağı ile dürtüklemez, ya da öper, koyar bir kenara.
Ekmek nimettir. Peki,  insan nimet değil midir? Biz genelde adama göre davranırız. Cüsseli ve kabadayı birisi ile konuşurken, “ Buyur abi, Buyur Efendim..” deriz. Karşımızdaki kişi küçük, ufak tefek veya bir çocuk ise, “Ne var lan!…Ne diyon lan!..” deriz o zaman…[2]
İnsan, duyan, düşünen ve inanan bir varlıktır. Temiz bir fıtratla dünyaya gelen insan, hilkatin özü, kainatın özetidir. Yüce Allah, insanı en güzel ve en özel bir varlık olarak yaratmıştır. Hiç bir varlıkta bulunmayan üstün meziyetlerle donatmış, bütün nimetleri emrine vermiştir.
 Yüce Allah (cc), İlk insanı topraktan yaratıp ona en güzel biçimi verdiği gibi, her insanı da en güzel bir şekilde var etmiştir. Yüce Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“..Sina dağına ve şu emin beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da onu aşağıların aşağısına indirdik.” [3]
Allah (cc) insanı ruh ve beden kabiliyetleri bakımından canlıların en mükemmeli kılmıştır. Yaratılmışların en şereflisi olan insan, cüz’i iradesi (serbest irade) ile bu kabiliyetlerini hayra ve şerre kullanabilmesi sebebiyle, bazen güzel amel yaparak “meleklerden de üstün” (Ahsen-i takvim), (kamil insan) gibi üstün bir dereceye yükselebiliyor. Yahut da iradesini kötü yönde (şerre) kullanarak şuurlu varlıkların ve canlıların en aşağı mertebesine “ hayvanlardan da aşağı” (bel hüm edall) bir noktaya inebiliyor, esfele safilin’de yerini alabiliyor. 
“Ahsen” kelimesi Kur’an’da 16 yerde zikredilmektedir. “Ahsen”, daha güzel, en güzel, en iyi, en mükemmel manalarına gelir.
 “Allah kelamının en güzel olanı indirdi.”[4] (ehsenü’l-hadis)
 “Yaratıcıların en iyisi “, “Ahsenü’l-halikin.” ; “Ehsenü’l-kasas” [5] (En güzel anlatış veya en güzel kıssa).   “Ehsenü’t-Takvim;  En güzel şekil, biçim, tarz manasındadır.
Ahsen kelimesi hadislerde; ahlak, huy, ses, amel, kaza ve hidayet terimleriyle kullanılmıştır. “Peygamber (sav), İman bakımında insanların en kamili, ahlak bakımında en güzel olanıdır.” [6]
Ahsen-i takvim, maddi ve manevi her türlü güzelliği içine alır. Boyun güzelliği, endamının eşsizliği, akıl, irfan ve düşünce sahibi, konuşan, yazan, sanat kabiliyeti olan bir varlık oluşu, güzeli çirkinden,hayrı şerden, doğruyu yanlıştan ayırabilme özelliğine sahip olan insan,mükemmel insan..
İnsanoğlunun üstün kılınması; bütün maddî ve mânevî, ahlâkî ve ruhî meziyetlerle donatılması, onun, şân ve şeref sahibi olmasındandır. Kendisine düşünme ve konuşma özelliği verilen insan, diğer canlılardan ayrılmış ve her şey insanın emrine verilmiştir. En güzel rızıklar, tüm yeraltı ve yerüstü kaynakları onun istifadesine sunulmuş, yer ve gökte ne varsa hepsi onun emrine amade kılınmıştır. Yüce Allah İsra suresinde şöyle buyuruyor:
 “Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları,  yarattıklarımızdan birçoğundan cidden üstün kıldık.” [7]
İslam İnancına göre insan, bedeni, ahlakı ve ruhani en mükemmel meleke ve yeteneklerle donatılmıştır. Tertemiz bir vaziyette, maddi ve manevi her çeşit yükselmeğe müsait olarak İslam fıtratı ile doğar. Yüce Allah (cc), verdiği üstün sıfatlar sayesinde insani kendisine halife kılmıştır.
“Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? Dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi her halde ben bilirim, dedi.” [8]
Bu durumlar kul olan insanın gayesine ve fıtratına mevcut olan müspet ve menfi temayülleri arasındaki mücadeleden meydana gelmektedir. Bunun için insan, irşat, terbiye ve tezkiyeye en çok muhtaç olan varlıktır.
“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler, kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” [9]
İnsan; değer üreten, isteyen, eğiten, eğitilen, bilen, inanan, kendini adayan, sanatı ve tekniği yapan, özgün olan, devlet kuran, seven, konuşan, çalışandır.
                Onur; kişinin kendine biçtiği değerlerdir. İnsan onuru, kişinin haysiyeti, özsaygısı, kendine saygı duyması ve başkalarını da kendine saygılı kılması olarak anlaşılmaktadır. İnsanlık onuru, insanı diğer canlılardan ayıran önemli bir özelliktir.
                İnsan Hakları, tüm insanlara insan olmalarından dolayı tanınması gereken haklardır. En temel insan hakkı da “yaşama hakkı” dır. Temel insan hakları onurlu yaşam için vazgeçilmezdir. İnsan haklarını korunması,onurlu bir yaşamı mümkün kılar.Kişi,bu haklarını kaybettiğinde değerli bir hayat yaşayamaz.
           “Kıyamet gününde mutlaka haklar sahiplerine verilecektir. Hatta boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun öcü (hakkı) bile alınacaktır.” [10]
İnsan hakları ile insanın onurlu yaşama isteğinin mücadelesi yapılmaktadır. Haklarından yoksun bırakılan insan onuru ile birlikte birçok değerden de yoksun kalmaktadır.
Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımında n eşit doğarlar.
İnsan Haklarına hayat için değil, fakat onurlu bir hayat için ihtiyaç duyulur.
İnsan, aklı ve iradesi ile diğer canlılardan ayrılır. Buna karşılık insan, canlılar içinde “başkası” düşüncesine sahip tek varlıktır. Başkalarını düşünme, onları dikkate alma, onlara saygı ve sevgi gösterme insanların ahlaki özünün gereğidir. Bu özünün gereği olarak kendine yapılmasını istediği bir kötülüğü başkasına yapmasının uygun olmayacağını anlar. İnsanın bu yönü, kendisi için “insan hakları” nı daha önemli yapmaktadır. Bu konuda Peygamber (sav) şöyle buyuruyor:
“Sizden biriniz, kendisi için sevip istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçekten iman etmiş olamaz.” [11] 
“Müminin mümine karşı durumu yekpare bir binayı meydana getiren, perçinlenmiş kayaların meydana birbirine karşı durumu gibidir.” [12]
Nato’da  görev yapan bir İngiliz askeri bir Afganlıyı öldürürse, İngiltere 210 dolar tazminat veriyormuş ailesine. Eğer bir Amerika askeri bir Afganlı’yı öldürürse 2500 dolar tazminat ödüyormuş Afganlı’nın yakınlarına. Acaba bir Afganlı bir İngiliz askerini veya bir Amerika askerini öldürürse tazminat bedeli aynı tutarda mı olacak. Tabii ki bu mümkün değil. O zaman      “ kana kan, cana can..” diye gereğini hemen yaparlar, dünyayı ayağa kaldırırlar.
Hz. Peygamber (sav) Efendimiz Veda Haccında “ Bu gün, bu ay ve bu belde nasıl kutsal ve masum ise, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle masumdur.” [13]
“Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Kişiye şer olarak, Müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her Müslüman’ın malı, kanı ve ırzı diğer Müslüman’a haramdır.” [14]
Peygamber (sav) Efendimiz. “Helak edici yedi şeyden sakınınız”, buyurdu. Orada bulunanlar “Ey Allah’ın Resulü! Bu yedi şey nedir? Diye sordular. Hz. Peygamber (sav): Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir canı öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, harp meydanında savaştan kaçmak, namuslu ve dürüst bir kadına zina iftirasında bulunmaktır” diye buyurdu. [15]
Peygamber (sav) Efendimiz, zimmilerle ilgili olarak şöyle buyurdular: “ Kim muahidi (zimmiyi) öldürecek olursa kokusu kırk yıl uzaktan duyulan cennetin kokusunu alamaz.” [16]
             Konu ile ilgili olarak Hz. Peygamber (sav) bir başka hadislerinde de; “ Kim zimmilerden birisini öldürürse cennetin kokusunu alamaz.” [17]
             Peygamber (sav) Efendimiz bir gün minbere çıktı ve ashabına yüksek sesle şöyle hitap etti:  “Ey İman ettiğini söyleyen, fakat iman henüz kalbine girmeyen kimseler! Müslümanları çekiştirmeyiniz. Onların ayıplarını araştırmayınız! Kim Müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah da onun ayıbını araştırır. Yüce Allah birinin ayıbını araştırırsa, onun suçunu ortaya çıkarır ve evinde bile olsa onu aleme rezil eder.”
              Peygamber Efendimiz (sav) bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Hiçbiriniz, kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe, iman etmiş olamaz.” [18]
              Bu hadisi rivayet eden Abdullah ibni Ömer (ra) bir gün Kabe’ye bakarak şunları söyledi:       “ Sen ne kadar da azametlisin. Saygınlığın ne kadar da muazzamdır. Fakat Allah katında müminin itibarı senden daha muazzamdır.” [19]
            Bugün dünyanın birçok yerinde haksız yere Müslümanlar öldürülüyor, Müslümanların kanı dökülüyor. Bugün Suriye’de öldürülen Müslümanların sayısı yüz bini geçmiştir. Dün Irak’ta bir milyon civarında Müslüman öldürüldü veya kayboldu.. Filistin’de, Gazze’ de, Mısır’da, Libya’da, Yemen’de, Tunus’ta ve birçok ülkede akan kan hep Müslümanların kanıdır.
            Yüce Allah (cc) Nisa suresinde şöyle buyuruyor:
           “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir..” [20]
           “Şüphesiz dünyanın yok olması, Allah katında haksız yere bir Müslüman olan kimsenin öldürülmesinden daha ehvendir” [21]
           “Kıyamet günü insanlar arasında ilk görülecek olan dava kan davasıdır.” [22]
          “Hayatta her şey olabilirsin, fakat önemli olan hayatın içinde “insan” olabilmektir.” [23]
           Ahmet Selçuk İlkan, “İnsan Olmak Kolay Değil” diye bir şiir yazmış. Onunla bitirelim.
 
Durup durup bana sorma,
Bunu bilmek kolay değil.
İnsan doğduk insan amma
İnsan olmak kolay değil.
 
Kalpten başka bir yolu yok.
Aşktan başka bir dalı yok.
Kitabı yok okulu yok,
İnsan olmak kolay değil.
 
Yüreğinde sevgi yoksa,
Gözlerinde şefkat yoksa.
Dünyalar da senin olsa,
İnsan olmak kolay değil
 
Neler gördük bu dünyada,
Neler verdik bu uğurda.
Sultan olmak kolaydı da
İnsan olmak kolay değil.
 
 
 
 
              Kemalettin AKSOY
              Bayburt İl Müftüsü
 
Kobanê'ye yönelik DAİŞ çetelerinin saldırılarına karşı YPG/YPJ savaşçılarının direnişi 68 gündür devam ediyor. YPG/YPJ savaşçıları ağır silahlara karşı ferdi silahlarla amansız bir direniş sergiliyor. YPG/YPJ savaşçıları, gece gündüz demeden DAİŞ çetecilerinin saldırılarına karşı direniyor. DAİŞ çetelerinin saldırılarına karşı 68 gündür direnen Kobanê'de direniş ve yaşamdan kareler.
DAİŞ çetelerinin kent merkezine rastgele attığı patlamayan havan mermileri ve araçlara yerleştirdikleri patlayıcılar.
Ön cephelerdeki YPG/YPJ savaşçıları. Yüzlerinde gülümseme eksik olmuyor.
Cephede dinlenen YPG savaşçıları.
Havan mermilerinin tahrip ettiği kadın kıyafetlerinin satıldığı bir mağaza.
Çocukları ve cephede savaşanlar için ekmek yapan Kobanêli kadın.
Kobanê direnişi 68 gündür sürüyor. Kobanê semalarında güvenciler özgürce kanat çırpıyor.
Kobanê'de savaş var. Anneler hüzünlü ama çocuklar umut dolu gülüyorlar.
DAİŞ'in elinde Irak ve Suriye ordusundan aldıkları son teknoloji ile üretilmiş zırhlı araçlar var. Direnin Kobanê halkı ise, zırhlı araçlarını kendi üretiyor.
YPJ savaşçısı.
Karartılmak istenen dünyaya karşı ışıl ışıl gözleriyle Kobanêli çocuk.

(Fotoğraf: Ersin ÇAKSU / İbrahim ASLAN)
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü’nde Kobanê’de savaşan YPJ’lilerin anneleri ise sınırın bu yanında direniş nöbetini sürdürüyor. Çocukları Kobanê’de çetelere karşı savaşan Barış Anneleri, hem evlatları için hem de tüm kadınlar için herkesin 25 Kasım’da sınır hattındaki direnişe destek vermesini istedi.
DAİŞ çetelerinin Şengal’e ve Kobanê’ye yönelik saldırılarının ardından bu yıl 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslar Arası Dayanışma ve Mücadele Günü Kobanêli ve Şengal’li kadınlara adanırken, tüm kadınların sınır hattındaki direnişe katılmaları yönündeki çağrılar devam ediyor. “Mirabel kardeşlerden Sakinelere, Kobanê’de Arîniz, sınıra karşı Kaderiz” şiarıyla yapılan çağrıların biri de evlatları direniş saflarında savaşan Barış Annelerinden geldi.
7’DEN 77’YE HERKES SINIRA
Kızı Kobanê’de YPJ saflarında savaşan Aycan Beştaş, tüm kadınların bu direnişe destek vermesi gerektiğini vurguladı. Siirt’ten 5 gün önce gelerek sınır hattında Mehser’de direniş nöbetine katılan bEŞTAŞ, “Kobanê direnişi için sınıra geldim.  Herkesin gelmesini istiyoruz. Bu zulme karşı yerimiz sınırdaki direnişe katılmaktır. Kader için sınıra gelmemiz lazım bir suçu yokken katledildi.  Katliam yapmak istiyorlar, oysa biz barışı istiyoruz.  IŞİD’in öldürdüğü, katlettiği kadınlar için sınırlara gelmek gerekiyor. Rojava, Şengal, Hewler, Kobanê’li kadınlar için 7’den 77’ye gençlerden, kadınlardan, barış annelerine kadın erkek demeden herkesin sınıra gelmesi gerekiyor” diye çağrıda bulundu.
KOBANÊ ÖZGÜRLEŞMEDEN GİTMEYECEĞİZ!
Kızının Kobanê direnişine katıldığını öğrenince sınır hattına gelen Mardinli Gülistan Duran, şu cümlelerle herkese 25 Kasım çağrısında bulundu: “9 senedir kızım Manisa’dan özgürlük mücadelesine katıldı. Kobanê direnişiyle birlikte orada mücadele etmeye başladı. Onun için ve orada bulunan tüm kadınlar için evlatlarımız için buraya geldim herkesin de gelmesi gerekiyor.  Kobanê özgürleşmeyene kadar gitmeyeceğiz buradan, kadın, genç yaşlı herkesin sınıra gelerek oradaki direnişe destek vermesi gerekiyor.
BÜTÜN KADINLAR EL ELE VERMELİ
Kobanê’de yaşanan çatışmalar sonrasında Suruç’a göç etmek zorunda kalan Xece Hüseyin (57), de Kobanê’de direnişine destek olmak için sınırdan ayrılmıyor. Günlerdir sınır hattındaki köylerde direniş nöbetlerinde yer alan Hüseyin, Kuzey Kürdistan’da yaşayan kadınların Kobanêli kadınlara desteklerini arttırmasını istedi. Çocukları Kobanê’de direniş saflarında yer alan Xece Hüseyin, “Kobanê’de 2 yıldır kadınlarımız, genç kızlarımız büyük bir direniş destanı yazıyorlar. Benim de evlatlarım orada YPG ve YPJ saflarında mücadele ediyor. Bütün kadınlar gelip Kobanêli kadınlarla el ele tutuşmalı bu direnişe destek vermelidir. Bu başarı kadınlarımızın ve barış annelerinin olacaktır. Bu direniş destanına herkesin destek vermesini bekliyoruz” diye konuştu.
Hizan'ın Alandan (Şön) köyünde yapılmak istenen HES inşaatının çalışması için gelen firma yetkilileri, mühendisler ve askerler halkın direnişi ile karşılaşısonucu çalışamadan köyden ayrıldı.
Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Alandan (Şön) köyünden geçen derede yapılmak istenen Hidro Elektirik Santrali’nin (HES) yapım çalışması için bölgeye gelen mühendis, işçi ve askerler halkın tepkisi üzerine köyden ayrılmak zorunda kaldı. Kurulacak HES ile bölgede yaşayanların geçim kaynağı olan binlerce ceviz ağacının yanı sıra elma ve armut bahçeleri ile tarlaların tahrip olacağını belirten halk, HES inşaatına başlamak için onlarca asker ve zırhlı araçla gelen inşaat yetkililerine tepki gösterdi. Köylülerin direnişi ile karşılaşan firma yetkililerini, sonuç alamayınca iş ve para teklif etmesi üzerine halkın öfkesi ile karşılaştığı belirtildi.
Saatlerce süren bekleyişin ardından halkın kararlı duruşu karşısında inşaat yetkilileri ve askerler köyden ayrılmak zorunda kaldı. Köylerinin 1994 yılında askerler tarafından yakıldığını dile getiren halk, HES ile evlerinin sular altında bırakılmak istendiğine, geçim kaynakları olan ağaçların yok edilmesine müsaade etmeyeceklerini söyledi.
Kobanê direnişinde yaşamını yitiren YPG savaşçısı Erol Can, Oslo’da anıldı.
Kobanê’de yaşanan çatışmada yaşamını yitiren YPG'li Erol Can (Serhildan Demhat), Norveç’in başkenti Oslo’daki Kürdistan Kültür Derneği`nde yapılan bir etkinlikle anıldı. Etkinliğe aralarında Norveç’lilerin de bulunduğu çok sayıda kişi katıldı. Etkinlik bir dakikalık saygı duruşu ile başladı.
Etkinlikte  konuşan Kürt siyasetçi Naim Acar, herkesi Kobanê direnişine destek vermeye çağırdı.
İki saat süren etkinliğe Norveç basını da yoğun ilgi gösterdi.
Meksika Körfezi’nde faaliyet gösteren ABD petrol platformunda meydana gelen patlama da 1 kişi hayatını kaybetti, 3 kişi de yaralandı.
New Orleans kentinin 20 km kadar açığında bulunan ve Fieldwood Energy adlı şirkete ait olan platformda meydana gelen patlama sonrası yaralanan işçiler platform üzerinde bulunan sağlık biriminde tedavi altına alındı. ABD Güvenlik ve Çevre İcra Bürosu BSSE tarafından yapılan açıklamada, patlamanın sondaj faaliyetinin yürütülmediği bir esnada gerçekleştiği, kısmi bir hasara neden olduğu ve çevre güvenliğini tehdit etmediği ifade edildi.
Bilindiği üzere yine Meksika Körfezi’nde bulunan Deepwater isimli platformda 2010 yılında meydana gelen patlama sonucunda ABD tarihindeki en büyük çevre felaketi yaşanmıştı. 11 kişinin hayatını kaybettiği kazada yaklaşık 5 milyon varil ham petrol de körfezin sularına karışmıştı.
Bu biyografi 575 kez okundu
Cigerxwin Kimdir
Asıl adı Şehmuz olan Cigerxwin, 1903'te Mardin’in Gercüş kasabası Hesarê k?yünde doğdu. Ailece 1914 yılında Kamışlı’ya bağlı Amud nahiyesine g?çtüler. Savaş sonrasında Suriye sınırları içinde kaldılar ve tekrar k?ylerine d?nmediler. Küçük yaşlarda çobanlık ve ırgatlık yaptı. Toprak ağaları ve beyleri iyi tanıdı.
Halktan diğer insanlar gibi okul yüzü görmedi.
18 yaşında Diyarbakır’a geldi. Dini eğitimi veren şeyhlerin yanına gitti. 15 yıllık eğitimi 8 yılda tamamladı. Eğitim g?rdüğü her yerde Kürt halkının acı ıstıraplarını gördü. Medresede olduğu dönem Kürt kültür ve edebiyatını öğrendi, yazılı klasikleri tanıdı.

1928 yılında Kürtçe şiirler yazmaya başladı. 1925 Şeyh Said İsyanı’na katıldı, isyandan sonra bir grup Kürt aydın ve yurtseverle Suriye’ye gitti. 1937’de XOYBUN adında kurulan örgüt içinde yer aldı. Hawar dergisinde Cigerxwin isimiyle şiirler yazdı.

1949 yılında bir toplantıda komünistlerle tanıştı. Komünistlerle sıkı ilişki içinde çalışarak, 1957 yılına kadar Cizre İçin Barış Komitesi Başkanlığı’nı yaptı. Bu yıllarda Suriye Kürdistan Demokrasi Partisi’ne katıldı. Cigerxwin yaşamının sonuna kadar Suriye Kürdistan Demokrat Partisi Merkez Komitesi Üyesi olarak kaldı. 1961 yılında Irak’taki ulusal harekete yardım etti. Burada parti kadrolarını eğitti ve Kürdistan Akademisi’nde dersler verdi. Güney hareketi yenilince geri Suriye’ye döndü.

1973 yılında Suriye’nin baskısı karşısında Beyrut’a geçti ve tutuklanmaktan kurtuldu. 1979 yılında Stockholm’a geçti ve çalışmalarını burada sürdürdü.

Cigerxwin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki şiirlerinde Kürt işçi ve köylülerin Kürt burjuvalarına ve toprak ağalarına karşı verdiği mücadeleyi işledi. Bu şiirlerindeki devrimci öz, bütün ülkenin işçilerinin mücadelesini yansıtıyordu. Cigerxwin’in birçok romanı ve şiir kitabının yanı sıra araştırma kitapları da vardır. Kürtçe sözlük hazırlayan Cigerxwin’in 16 tane Kürtçe eseri vardır.

Sosyalist, araştırmacı ve şair olan Cigerxwin, 22 Ekim 1984’te Stockholm’da öldü.

Cigerxwin

Di sala 1903'an de li gundê HESARÊ li Kurdistana Bakur, hatiye Dinê.

Di sala 1920an de desbi xwendina Olî kir, û li Kurdistana Binxetê, Başûra mezin û Kurdistana Îranê jî li xwendinê geriya ye, û rewşa gelê Kurdistanê baş nas kir.

Di sala 1937-1938an de, wî û hevalên xwe Komelak li bajarê Amûdê vekirin, û komela wan gelek berepêş ve çû, lê bi navtêdana hin mirovên nezan û dijminê miletê kurd Firansizan ew komele girt.

Di sala 1948an de Cegerxwîn bû hevalê Partiya Komonîst a Sûrî.

Di sala 1949an de cara yekemîn Cegerxwîn hatiye girtin.

Di sala 1950 î de Cegerxwîn dikeve Civata Aştîxwazan.

Di sala 1957an de Cegerxwîn ji komonîstan dûr dikeve û di wê salê de wî û hevalên xwe rêxistina AZADÎ sazkirin û piştî pêlakê Cegerxwîn û hevalên xwe rêxistina xwe fesix dikin û bi Partiya Dîmoqratî Kurdî re dibin yek.

Di sala 1959an de sê salan dibe mamosteyê zimanê kurmancî li Zanîngeha Bexdayê.

Di sala1962an de hukû**** Îraqê bera wî dide û ew û zarokên xwe vedigerin kurdistana Binxetê, û li wir Cegerxwîn tê girtin.

Di sala 1963an de dîsa Cegerxwîn tê girtin û dikeve Zindana Mezzê li bajarê Samê, lê pistî pêlakê tê berdan lê wî Surginî bajarê Siwêda nav Durziyan dikin, lê pistî pêlake ne dirêj vedgere Bajarê Qamişlo.

Di sala 1979an de Cegerxwîn li Siwêdê di bi mihacir û pênc salên xwe yên dawî ji jiyana xwe li diqedîne.

Di 22-10-1984'an de li bajarê Stockholmê Cegerxwîn serê xwe danî û çû ser heqiya xwe.
_____________

Cîgerxwîn'in Derik yılları
Cîgerxwîn, 1920'lerde 15 yaşlarındayken Derik'e geliyor. Asıl ismi Mele Şeyhmusê Hesarîdir. Diyarbakır'da Meleyê Serî Jêkirî'nin yanında okuyan Cîgerxwîn'in niyeti, iyi bir eğitimci olarak bilinen Seydayê Mele İskender'in yanında icazet almak, "12 ilmi" okuyup bitirmek.
Her şairin gönlünde bir şehir var. En çok bilineni de İstanbul; Bir çok şairi etkilemiş, üzerine bir çok şiir bestelenmiştir. Ünlü Kürt şair Cîgerxwîn için de Mardin'in Derik ilçesinin buna yakın bir değeri var.
Cîgerxwîn'in hayatı üzerinde önemli etkisi olan Derik ile bunun gerçekleştiği 6 yıl pek bilinmiyor. Bu süreye ilişkin tek bilgi, Cîgerxwîn'in İsveçte yayınlanan ve kendi hayatını anlattığı kitabında yer alıyor. Ne Qenadê Kurdo'nun Tarixa Edebiyata Kurdi'de ne de Mehmet Uzun'un hazırladığı Anatolojîa Edebiyata Kurdî'de bu süreye ilişkin bir bilgi yok. Mehmet Uzun, konuyla ilgili kesin bir şey söyleyemiyor; durumdan haberdar olmasına karşın ayrıntılara da sahip değil. Uzun'a göre, Cigerxwin, Derik'te doğmuş.
Konuya ilgi duyan HADEP Derik İlçe eskiyöneticisi Emin Güven ise bu giz perdesini biraz aralamak için bir çalışma yürütmüş. Emin Güven Cîgerxwîn'in Derik'te doğmadığını belirtiyor. Güven'e göre, ünlü şair, 1920'lerde 15 yaşlarındayken Derik'e gelmiş. Asıl ismi Mele Şeyhmusê Hesarîdir.
Cîgerxwîn 'in Derik'e gelişi eğitim içindir; Diyarbakır'da Meleyê Serî Jêkirî'nin yanında okuyan Cîgerxwîn'in niyeti, iyi bir eğitimci olarak bilinen Seydayê Mele İskender'in yanında icazet almak, "12 ilmi" okuyup bitirmek.
Cîgerxwîn yetişmesinde büyük emeği olan Seydayê Mele İskender (1898-1928), Botan Aşireti'nden olup asıl ismi İskender Kaz'dır.
Mezarı Derik'te Hidra Mezarlığı'nda bulunan Seydayê Mel İskender, Derikli olmamasına karşın Derik'te çok sayıda mele (hoca) yetiştirdi. Mele Şehmusê Heserî (Cîgerxwîn) yanı sıra Mele Yunus, Mele Bezo, Mele Kundûro, Mele Ali, Mehmedê Haboşî, Mele Xeme, Mele Abdurhamanê Sorikî bunların başında geliyor.
İskender'in Kürt kimliğine sahip çıkan yapısı en dikkat çeken yönü. Aşağıdaki kısa dörtlüğü ise onun dönemin toplumsal sorunlarıyla -Kürt sorunu- yakın ilgilendiğini ortaya koyuyor.
Asûman çirîya xwîn barîya ji stêrkan/ Rom hesin rijandayî çawê xortikan/ Ev Sal ji derbas bu kêm ne bu derdê pîs u cahşikan/ Bo çi ji ter bivejim tu bi xêr hatî sala nu.
(Gök yırtıldı, kan yağdı yıldızlardan /Osmanlı, gençlerin gözlerine kurşun döktü/ Bu yıl da geçti ama azalmadı işbirlikçi ve berbatların derdi/ Neden sana 'hoş geldin' diyeyim yeni yıl?)
Derik'in doğası
Mele İskender kadar Derik'in doğal yapısı da Cigerxwin üzerinde önemli bir etki yapmış. Kendisi ile yapılan bir röportajda söyledikleri bu tespiti doğruluyor. Öyle ki Cigerxwin şair olmasında Derik'in etkisin altını çizer: "Derik gola kulturê ye. Ger ez neçuyam Derikê, min girê Turcelê, Pozê Mencelê, Textê Qiza qrêl u ev dehl u rezên Derikê nedita, bawer nakim ku ez bibuma tu şair. Min ilhama xwe u şaîrtî ya xwe ji Derikê standiye. (Derik kültür gölüdür. Eğer Derik'e gitmeseydim, o tarihi ve doğal güzellikler olmasaydı inanıyorum ki ben şair olmazdım.) Cîgerxwîn'e ilişkin anlatılanlar, Derik'te olduğu sıralarda toplumsal sorunlara da ilgi gösterdiğini ortaya koyuyor. Bunların başında da Kürt illerindeki ağa ve beyin baskısı geliyor.
Özellikle de Derik'te kendini hissettiren ağa ve bey zulmü Cîgerxwîn'in gözünden kaçmaz: Derik bi rez bi terezî / Ser Derikê bi axa u bi teresî/ Hêvi dikim ji xedayê av u bej/ Ruhê van bistinî bi lez bi lez. (Derik bağ ve terazidir/ Derik'in başında ağa ve riyakarlık var/Umut ediyorum ki tanrıdan /Bunların bir an önce canını alsın)
Toplumsal sorunlara duyarlılık
Cîgerxwîn'in bu tutumu zamanla ağaların ve şeyhlerin kendisine cephe almasına yol açar. Bu dönem aynı zamanda Şeyh Sait isyanının başladığı dönemlere rastlar. İsyanın etkisi bir çok yer gibi Derik'i de etkiler. Mele İskender başta olmak üzere çok sayıda şeyh ve mele talebe yurtseverlik duygularıyla hareket etmekte. Kürtlerin durumu üzerinde kafa yormaktadır. Bununla birlikte Mele İskender başta olmak üzere Kürt sorununa ilgi duyan çok sayıda şeyh ve mele baskı görmeye başlar. Cîgerxwîn, 1926 yılında hocası Mele İskender'in da tutuklanması üzerine eğitimini tamamlamak (12 ilmi bitirmek) için Derik'ten ayrılıp Cizre'ye oradan Qamişlo'a geçiyor. Mele İskender'in tutuklanmasını başka tutuklamalar izler. Mele İskender içerde verem hastalığına yakalanır bir yıl sonra da vefat eder. Cîgerxwîn'in yakın arkadaşı Mele Abdurrahmanê Sorikî ise kaçar.
Qamişlo'da heybetli bir adam
Cîgerxwîn'in Derik'e olan sevgisini Ali İrci adında Derikli bir aydın da tanık olmuş. İrci'nin anlattıklarına göre, tanışma 1940'ta Suriye'ye buğday almak için gidildiğinde yaşanmış.
Ali İrci, "Ben Qamişlo'ya bağlı Taebeş köyüne gitmiştim. Tesadüfen gittiğim gün herkes Cîgerxwin'in geleceğini söylüyordu. Ben de merak ettim. Kim bu Cîgerxwîn. Adeta bir bakan gelecekmişcesine herkeste bir telaş vardı. Aradan 2-3 saat geçtikten sonra Cîgerxwîn çıkıp geldi. Köyün odasına gidildi. Ben de gittim. Cîgerxwîn, iri yarı, beyaz bir bedr (Suriye'de erkeklerin giydiği fistan şeklindeki giysi) giymişti. Elbisenin kol ve göğüs kısmının açık yerlerinden adeta kıllar fışkırıyordu. Ben de köy odasının en uç köşesinde kapının yanında oturmuştum. Birden gözü bana ilişti ve bulunduğu yerden bana seslendi: "Xarziye tu bi min xerîb tê tu ji ku yî? (Yeğenim bana tanıdık geliyorsun, nerelisin?) İrci: Xalo, ez ji Derikê me. Derika çîyayê mazî. (Dayı, Derikli'yim) İrci, bunun üzerine Cîgerxwîn'in kendisini yanına çağırarak, "Ez ji Derikê me" (ben de Derikli'yim) dedi ve bana Derikli bir çok şahsiyeti sordu. En çok da üç kişinin üzeride durdu. Mele Ali, Seydayê Mele İskender u Mele Abdurrahmanê Soriki. Ben de Seydayê Mele İskender'in yakalandığını, Mele Abdurrahkmanê Soriki'nin kaçtığını söyledim. Recep Beyin askerlerinin Derik'i nasıl eziyetten geçirdiğini tek tek anlattım. Bunun üzerine, hemen oracıkta şu dörtlüğü söyledi: Ava qabê hurm u hurm e /Reco hati ye bi gurm u gurm e/ Mele tirsîya çu zozanê/ Seyda manin di zindanê (Çağlayan akar gürül gürül/ Recep gelir gümbür gümbür/ Meleler korkudan kaçtı/ Seydalar zindanda kaldı) 

Bu biyografi 2355 kez okundu
Yusuf Ziya Kimdir?
Tahsin SEVER    
Kürt Halkının Sözcüsü, Diplomatı ve Savaşçısı: Yusuf ZİYA Bey

Yusuf Ziya Bey, Hacı Suad oğlu, 1882 Bitlis doğumludur. Bitlis’in tanınmış ailelerinden Koçzade ailesine mensuptur. Bu nedenle bazı kaynaklarda Koçzade Yusuf Ziya Bey ismiyle geçer. Bitlis Sultanisi’ni bitirir. Osmanlı bürokrasisinde görev alır. Maarif  Başkatipliği, 1.Dönem Bitlis Mebusluğu, Kastamonu İstiklal Mahkemesi Üyeliği yapar.
Yusuf Ziya Bey’in Kürd Ulusal mücadelesiyle ilk ilişkileri İstanbul’daki Kürt yurtsever çevresiyle olmuştur. Kürt cemiyet ve dergilerinde görev alır ve yazılar yazar.  Kürdistan Teali Cemiyeti’nde aktif olarak yer alır. Kürdistan Teali Cemiyeti ve Kürdistan İstiklal Komitesi’nin birleşmelerinde önemli rol oynar. İki Kürt örgütünün Kürdistan İstiklal Komitesi’nin çatısı altında birleşmelerinden sonra, örgütün en faal şahsiyetlerinin başında gelir. Bir taraftan Örgütün, Bolşeviklerle sürdürdüğü görüşmelere katılır, diğer taraftan milletvekili olma avantajını kullanarak; örgütleme faaliyetlerini yürütür. Aynı zamanda Türk Meclisindeki Kürt muhalefetinin başında yer alır.
Yusuf Ziya Bey, Kürdistan İstiklal Komitesi’nin(Azadi) örgütsel çalışmaları ve diplomatik faaliyetlerinin merkezinde yer alır.


Yusuf Ziya Bey’in Erzurum Kürd Komitesi(Azadi) ve İstanbul Kürd Komitesi’nin (Kürdistan Teali Cemiyeti) Birleşmesindeki  Rolü

Yusuf Ziya Bey, Kürdistan Teali Cemiyeti adına Bolşeviklerle görüşmeler yürütür. Bu arada Kürt hareketinin parçalı oluşunun yarattığı güçsüzlük ve olumsuzlukların farkındadır. İstanbul Kürd Komitesi ile Erzurum Kürd Komitesi arasında yapılan görüşmeler, Nisan 1923 yılında birleşme ile sonuçlanır. İki örgüt, Kürdistan İstiklal Komitesi adı altında birleşme kararı alır. İki Kürd Komite- sinin birleşmesi Bolşevik belgelerinde şöyle geçer.

“Geçen yılın nisan ayında her iki Erzurum ve İstanbul Kürd Komiteleri birleşti. O döneme kadar İstanbul Kürd Komitesi İngilizlerin taraftarıydı. İstanbul Kürd Komitesi’nin üyesi Yusuf Ziya Bey Erzurum’dan Bitlis’e(Bitlis’ten Erzurum’a olması gerekir T.S.) gelerek Halid Bey’le görüştü. Her iki taraf arasındaki ilişkiler ve geleceğe ilişkin planlar konusunda anlaşmaya vardılar. Kürd devletine de bir mektup yazdılar. (Şeyh Mahmut Hükümeti T.S.)[1]
Yukarıdaki rapor, Erzurum Sovyet Konsolosluğu tarafından 12 Ocak 1924 tarihinde gönderilmiştir. Raporda iki Kürd Komitesinin geçen Nisan ayında birleştikleri belirtiliyor ve Yusuf Ziya Bey’in İstanbul Kürd Komitesinin temsilcisi olarak, görüşmelere katıldığı aktarılmaktadır. İki örgütün birleşmesinden sonra; ön plana çıkan şahsiyetlerden biri de Yusuf Ziya Bey dir.
Yusuf Ziya Bey, Kürdistan İstiklal Komitesi adına Bolşeviklerle Tiflis’te görüşmelerde bulunur. Görüşmelerde temel talep, Kürtlerin Lozan görüşmelerinde taraf olarak kabul edilmesi için, Sovyetlerin desteğini almaktır. Azadî, Lozan görüşmele- rinde Türk heyetinin Kürdleri temsil etmediğinde ısrarlıdır. Yapılan bütün girişimler sonuç vermez. 12 Ocak 1924 tarihinde Erzurum Sovyet Konsolosluğu’nun gönderdiği rapora göre; Yusuf Ziya Bey girişimlerde bulunmak üzere Tiflis’e geçecektir. Rapor şöyle devam eder:
“Rusya’nın yardımı da hesap ediliyor. Bu meseleye ilişkin Süleymaniye Devleti’yle(Şeyh Mahmut Hükümeti T.S.) tam bir görüşme yapabilmek için, Yusuf Ziya Bey 20.07.1923 tarihinde Erzurum’dan Ankara’ya gitti ve bizim ile görüşmelerden sonra Türk devleti tarafından kovuşturul
duğu bahanesiyle Kürd Komitesinin iki üyesi İsmail Hakkı ve Abdurrahman Bey ile birlikte Tiflis’e geçecekler. Onlar orada Şex Mahmud’un temsilcilerini bekleyecekler.
Bizim ile Ankara’da, Şex Mahmud temsilcileriyle Tiflis’te görüştükten sonra Yusuf Ziya Lozan’a gitmeye hazır olduğunu, Rusya delegasyonuyla birlikte tüm Kürdistan adına konuşacağını söylüyor…”[2]
Halid Bey, Erzurum’daki Sovyet Konsolosu Pavlovsky ile Yusuf Ziya Bey’in Tiflis’te Aralov ve Şachovsky ile sürdürdüğü görüşmelerden olumlu bir yanıt alınamaz. Bolşevikler oyalama taktiği güderler. 1923 Temmuz ayına gelindiğinde; Lozan Anlaşması imzalanır. Kürt tarafı, Bolşeviklerle sürdürülen görüşmelerin gereksizliğinin farkına varır. Bolşeviklerden bekledikleri uluslararası destek gelmemiştir. Aksine Bolşeviklerin desteği Kemalistlerden yanadır. Bu paralelde, Kürt Komitesine maddi bir yardımın da gelmeyeceği kesinleşmiştir. Görüşmelerin anlaşmayla sonuçlanmaması, Bolşeviklerin bölgeden gönderdikleri 26.07.1923 tarihli, Sovyetler Birliği Erzurum Konsolosu Pavlovsky imzalı rapora şöyle yansır.
“Yusuf Ziya, yoldaş Aralov ve Şachovsky ile yapılan görüşmeleri ciddi ve güvenilir görmüyor. O bunu kendisine ve kendisini Rusya ile görüşmelere temsilci olarak gön deren Kürd Komitesi’ne hakaret olarak görüyor. Hatta Yusuf Ziya
Tiflis’te bu vaatlerin yalan olduğunu düşünmeye başlamıştı. Ben burada kendisine 5 bin lira vermek istediğim zaman, bize ilişkin tamamıyla umutsuzluğa kapıldığı görüldü. Hatta diğer konuşmaları dinlemeden çekip gitti…
Yusuf Ziya buraya geldiği zaman, onlar Erzurum Komitesi’nin tüm faaliyetlerine önderlik ediyorlar. Halid Bey çok büyük sabır gösterdi, Sovyetler Birliği’nin himayesi altında bağımsız Kürdistan’ı oluşturmak için 7 aydan beri Moskova’nın cevabını bekliyor. Yusuf Ziya’nın gelmesi ve bizimle görüşmelerin başarıya ulaşmaması, Halid Bey de bizden artık hiçbir istemden bulunmamaya karar verdi ve bizim ile tüm ilişkileri kopardı.”[3]

TBMM’sindeki Lozan Görüşmeleri’nde Yusuf Ziya Bey’in Sert Muhalefeti


Lozan’da İngilizlerle Kemalistler anlaşmaya varırlar. Lozan Anlaşması’nın resmen imzalanmasından önce Lozan’da görüşmeleri sürdüren Türk Heyeti Ankara’ya döner ve TBMM’sine bilgi verilir. Kürdistan’ın bölünmesi konusunda İngilizlerle anlaşmaya varıldığı ve Musul’un İngilizlere bırakıldığı, söz konusu görüşmelerde ortaya çıkar.
Yusuf Ziya Bey, Musul’un İngilizlere bırakılmasına sert tepki gösterir. Yusuf Ziya Bey’e göre Musul ve Güney Kürdistan’ın İngilizlere bırakılması, Kürtlerin tam ortadan ikiye bölünmesidir. Bu bölünme bera- berinde felaketi de getirecektir. Yusuf Ziya Bey, TBMM’sindeki konuşmasında şöyle der:
“Arkadaşlar temenni ederdim ki Musul Türkiye’nin bir cüz’i denilsin. Çünkü Türklerle Kürdler meskün Türkiye’nin parçasıdır. Yarısından fazlası Kürttür. Musul’un; Kürdün tarihinde bir kıymeti, bir ehemmiyeti vardır… İhtimalki başka bir yer olsaydı bu kadar telaş etmezdim. Musul’un Kürdün tarihinde bir sandalyesi vardır. Arkadaşlar; bir insanı ikiye bölmek ve yahut herhangi bir parçasını ayırmak nasıl ki mümkün değil ise Musul’u Türkiye’den ayırmak öylece mümkün değildir arkadaşlar.”[4]
Yukarıdaki sözler Kürtlerin parçalanmasına karşı bir feryattır. Bu tepki Yusuf Ziya Bey’le sınırlı değildir. Yusuf Ziya Bey, 06 Mart 1923 tarihli  Meclis görüşmelerinde Lozan Heyeti’ne hitaben, Ankara Anlaşması’na atıfta bulunarak, eleştirir. Ankara Anlaşması, 1921 yılında Kemalistlerle Suriye yöne- timini elinde bulunduran Fransızlar arasında imzalanmıştır. Bu süreçten sonra TBMM’deki Kürt muhalefet Kemalistleri rahatsız eder ve tasfiye dönemi başlar.
Yusuf Ziya Bey, sürecin berabe- rinde getireceği muhtemel gelişmeleri önceden tahmin etmiştir. Kemalistlerin Kürtlerin reddine ve inkarına giden politikalarını görmüş ve bu konudaki düşüncelerini Meclis kürsüsünden dile getirmiştir.
  ”Arkadaşlar, ben de biliyorum boştur, sözlerimin kıymeti yoktur, kimse dinlemiyecektir, yol taayyüm etmiştir. Gidecek yol karanlıktır, tehlikelidir… Ben de biliyorum. Fakat ben tarihe söylüyorum, ben Allah’a söylüyorum…”[5]
Lozan’a doğru giden süreçte, Kemalistler Meclis’teki Kürd muhalefetini ortadan kardırmaya karar verirler. Meclis’in yenilenmesine karar verilir ve Kürt muhalefeti, Lozan Anlaşması’nın imzalanmasından önce tasfiye edilir.

1925 Kürd Hareketi’nin Örgütlendirilmesi Sürecinde

Yusuf Ziya Bey

 Lozan Anlaşması imzalanır ve Kemalistler dinsel reform adı altında Kürt Ulusunu eritme politikasını açıkça yürürlüğe koyarlar. Bunun üzerine; Yusuf Ziya Bey’in de merkezi düzeyde üyesi olduğu Kürdistan İstiklal Komitesi, genel bir ayaklanma için düğmeye basar. Yusuf Ziya Bey, genel bir ayaklanmanın örgütlendirilmesin- de aktif  görev alır ve Kürdistan illerini dolaşmaya başlar. 1923 ve 1924 yıllarında iki kez olmak üzere Kürdistan İstiklal Komitesi’nin aldığı kararları bölge bölge dolaşarak aşiret reislerine ve din adamlarına sunar. Dönemin devlet milisi Mehmet Şerif Fırat, Yusuf Ziya Bey’in faaliyetlerini şöyle anlatıyor:
“1340(1924) yılı ilkbaharında Bitlis eski mebusu Yusuf Ziya Ankara- İstanbul yoluyla Erzurum’a gelerek Cibranlı Halid’in evinde bir hafta misafir kalmıştı. Burada verdikleri kararda: Aşiretler silahlanıp hazırlanacak, hududumuz haricinde olan Barzan-Neyri Şeyhi Mahmûd ve Simko’un eliyle İngilizlerin yardımları temin edilecek…
Yusuf Ziya bu kararla birlikte Cibranlı Halid’in mektubunu alıp Hınıs’ın Kolhisar köyündeki Şeyh Said’in evine gelerek kararı şeyh’e imzalatmış …”[6] diye devam eder.
Yusuf Ziya Bey, 1923 ve 1924 ilkbaharında olmak üzere iki kez Şeyh Said’i ziyaret eder. Azadi’nin aldığı karar doğrultusunda, etkili din adamları ve aşiret reislerini ikna etmeye çalışır. Şeyh Said, Şark İstiklal Mahkemesi’ndeki ifadesinde; Yusuf Ziya Bey’in  kendisini iki kez ziyaret ettiğini doğrular. Şark İstiklal Mahkemesi Üyesi Ali Saip (Ursavaş)’in “Yusuf Ziya Bey’le neler görüştünüz?” sorusu üzerine Şeyh Said’in yanıtı şöyledir:
“- Yusuf Ziya’yı tanırım, bana gelmişti. Ramazan idi. Bitlisli Haydar Efendi Yusuf Ziya Bey’in Muşlu Reşit Bey’e ziyarete geldiğini bana söyledi. Kendisinden ders okumuştum. Tanı- dım, Yusuf Ziya’nın Bitlis mebusu olduğunu orada öğrendim. Bir saat kaldılar, çay içtiler ve kalktılar, gittiler.
- Yusuf Ziya size Kürt meselelerinden bir şey söylemedi mi?
- Bir müddet sonra bahar eyyamı idi. Hınıs’a gelmişti. Benim köyüme misafir geldi. Orada açtı bu meseleyi ve dedi ki: Bir Kürdistan Hükümeti teşkil etmek üzereyiz.. Bu muhaldir dedim. Fikrim bunu kabul edemiyordu. Sonra Erzurum’a gitti.”
Ayaklanma hazırlıkları devam ederken; 3/4 Eylül 1924 Beytüşşebap Ayaklanması patlak verir. Şırnak’ta konumlanan 18. Alay’da görevli Kardeşi Teğmen Ali Rıza’yla karşılıklı telgraflarına istinaden 10 Ekim 1924 günü Erzurum’da tutuklanarak, Bitlis cezaevine gönderilir. Mehmet Şerif Fırat’ta göre tutuklanma tarihi 10 Ekim 1924′tür. Bazı kaynaklara göre ise tutuklanma tarihi daha erken bir tarihtir. 3/4 Eylül 1924 tarihinde patlak veren Beytüşşebap Ayaklanması, bölge aşiretlerinin katılımı sağlanamayınca, bastırılır. Teğmen Ali Rıza tutuklanır. Yüzbaşı İhsan Nuri(İhsan Nuri Paşa- Ağrı Ayaklanmasının lideri T.S.) İngilizlerin denetimdeki Güney Kürdistan’a geçerler. Beytüşşebap Ayaklanması’nın bastırılmasıyla beraber Azadi kadrolarına yönelik operasyonların stardı verilir.
Yusuf Ziya Bey, Kürdistan İstiklal Komitesi lideri Cibranlı Miralay Halid Bey, Yusuf Ziya Bey’in kardeşi Teğmen Ali Rıza, damadı Faik Bey ve Molla Abdurrahman ile beraber Bitlis Harp Divanı’nda yargılanırlar. Yargıla- manın nasıl ve kimler tarafından yapıldığı tam olarak bilinemedi. Bitlis Harp Divanı’nın tutanakları hakkında bugüne değin tek satır sızdırılmadı. Sadece Şark İstiklal Mahkemesi Savcısı Ahmet Süreyya Örgeevren, Bitlis Harp Divanı dosyası için şunları söyler:
“Nitekim, Birinci Büyük Millet Meclisinde Bitlis Mebusu olarak bulunmuş olan Ali Rıza(Yusuf Ziya olması gerekir T.S.), enişteleri olan, Cibranlı Aşireti Reisi Miralay(Albay) Halit Bey ve Şırnaklı Molla Abdurrahman ve daha birkaç kişi “Divan-ı Harbi Mahsus” kararıyla-Kürtlük ve Kürdistan davası suçundan- idama mahkum olmuş- lar ve asılmışlardı.”
Savcı Örgeevren’in kararla ilgili olarak işaret ettiği husus; dosyanın üzerindeki sır perdesinin nedenlerini ortaya koymaktadır. Muhtemelen Azadi’nin önder kadroları ciddi bir siyasi savunma ortaya koydular.
Kürt Halkının beş kişiden oluşan, seçkin önder kadrosu 14 Nisan 1925 günü Bitlis Çarşısında asılarak idam edildiler. İdam edilen şahsiyetlerin cenazeleri, devlet tarafından bilinmeyen bir yere defin edilir. Halk arasında söylentilere göre; cenazelerin defin edildiği yerin üstüne, sonradan tütün fabrikası(eski tütün fabrikası) inşa ettirilir.
 Yusuf Ziya Bey, yaşamının her dönemini Kürt halkının özgürlük mücadelesine adamıştır. Yusuf Ziya Bey, Kürt halkının hem sözcüsü, hem diplomatı hem de savaşçısı olma özelliklerini birlikte taşır. Garo Sasuni’nin aktardığına göre; 14 Nisan 1925 günü Bitlis çarşısında asılırken söylediği sözler son derece öğreticidir.
“Bize mevki ve rütbe bahşetmek suretiyle bizi aldatabilirsiniz endişesi içindeydim. Şükür Allah’a ki bizi mermi ve iple karşılıyorsunuz ve bundan dolayı biz hiç pişman değiliz. Verdiğimiz ders sayesinde torunlarımız öcümüzü alacaklardır.”[7]7

  * Bu yazı Kovara BÎR'den alınmıştır.

[1]  Dr. A. Hawramani, Piranlı Şeyh Said Devrimi, Aktaran Aris Arda, Newroz. Com. 2007, Bölüm:18, s:1
[2]  Dr. A.Hawramani, Piranlı Şeyh Said Devrimi, Aktaran: Aris Arda, Newroz .Com, 2007, Bölüm:18 s:2
[3] Dr. A.Hawramani, Piranlı Şeyh Said Devrimi, Aktaran:Aris Arda, Newroz.Com, 2007, Bölüm:16, s:2
[4]  TBMM-4 Gizli Celse Tutanakları, Aktaran Cemil Gündoğan, 1924 Beytüşşebap İsyanı ve Şeyh Sait Ayaklanmasına Etkileri, Komal Yayınları,1.Basım-1994, İstanbul,s:75
[5] yagk.
[6] M.Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 5.Baskı-1983, Ankara,s:165-166
[7] Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve Ermeni- Kürt İlişkileri, Orfeus Yayınevi, Stockholm-1986, S:176

Rojken Haber

Rojken Haber

Dr. Amed Sozdar

Dr. Amed Sozdar
Rojken

Rojken

Rojken
Rojken
Amed Sozdar - AmedSozdar@hotmail.com. Powered by Blogger.
Design by webbilgi.org